sağlıklı yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlıklı yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2013 Perşembe

0

Dr. Mehmet Öz kanseri önleme yollarını açıklıyor!

Dr. Öz  Dünya Kanser gününde kanseri önleme yolları hakkında önemli tavsiyeler veriyor.

Digiturk Home TV’de “Dr. Oz Show” programıyla hafta içi her gün 13.00 ve günün tekrarıyla 19.00’da izleyiciyle buluşan Dr. Mehmet Öz, Kanser Haftası nedeniyle hastalığın farklı türleri için öneriler sunuyor. Ailesinde kanser geçmişi olan kişilerin doktor kontrolleri ile gerekli testleri düzenli olarak yaptırmaları gerektiğini ve erken teşhisin çok önemli olduğunu belirten Dr Öz, vücuttaki yağ fazlalığının (obezite), kanser riskini %30 oranında arttıran etkenlerden biri olduğunu belirtiyor. Dr. Öz, yağın vücutta hormon üreten bir organ gibi kanseri tetikleyici özelliğe sahip olduğunu belirtiyor.

Karaciğer, prostat, kolon ve pankreas kanserlerinden korunmak için… 
Dr. Öz’ün önerilerine göre domates, içerdiği yüksek likopen sayesinde karaciğer ve prostat kanseri riskini azaltıyor. Araştırmalar yağ oranı yüksek gıdalar ya da ağırlıklı olarak kırmızı etle beslenen kişilerin prostat, kolon ve pankreas kanserine yakalanma risklerinin daha fazla olduğunu gösterirken; soya, nohut, mercimek ve fıstık gibi isoflavone içeren besinleri tüketmenin de prostat kanseri riskini düşürdüğünü işaret ediyor. Karaciğer kanserini önlemek için sigaradan ve pasif içicilikten uzak durmak gerekiyor. Ayrıca araba camlarını açık tutmak ve karayollarındaki hava kirliğini solumak da karaciğer kanserine sebep olabiliyor.

Dr. Öz yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre E vitamini (E 400IUs) desteği alanların da prostat kanserine yakalanma oranının daha yüksek olduğunu belirtiyor ve ekliyor “Beslenmenizde vitaminin önemi büyük, ancak özellikle erkeklere multivitamin seçimlerinde düşük E vitamini olanları tercih etmelerini öneriyorum”. Kolon kanserinin erken teşhisi için dışkıda kan olup olmadığını düzenli olarak kontrol etmek gerekiyor. Günlük aspirin tüketimi ve lif yönünden zengin besinler tüketmek kolon kanseriyle mücadeleye yardımcı oluyor. Pankreas kanserine yakalanma riskini azaltmak içinse yağlı kırmızı et ve işlenmiş etten uzak durmak gerekiyor. Akşam yemeklerinize kırmızı ve sarı sebzelerin eklenmesi de büyük önem taşıyor.

Meme, yumurtalık, mide ve cilt kanserlerini önlemenin yolları…
Dr. Öz balık yağı ve omega 3 asitleri (DHA ve EPA) ile günde 3 bardak yeşil çay içmenin meme kanserine yakalanma oranını düşürdüğünü belirtiyor. Haftada en az iki kez indole-3-carbiol maddesi içeren brokoli ve brüksel lahanasını tüketmeyi ihmal etmemek gerekiyor. Cilt kanseri riskini azaltmak için günde iki bardaktan fazla alkol tüketilmemesi, 10-15 dakikadan daha uzun süre güneşe maruz kalınmaması, ayrıca vücuttaki benlerin düzenli olarak kontrol ettirilmesi de önemli unsurlardan biri. Yumurtalık kanserinin erken teşhisi için; idrara çıkma sıklığı, abdomende oluşan ağrı gibi belirtilere dikkat etmek gerekiyor.

0

Kısırlığın Cinsiyeti Var mı?

Toplumun yüzde 20’si erkeğe ve kadına bağlı sebeplerden dolayı doğal yolla gebe kalamıyor ve bu durumdan kadın sorumlu tutuluyor. 

Oysa bir yıl boyunca korunmadan düzenli ilişkiye giren ve çocuk sahibi olamayan çiftlerin, kısırlık nedenlerinin yüzde 35’inin kadından, yüzde 30’unun erkekten, yüzde 15’nin ise bilinmeyen sebeplerden kaynaklandığı belirtiliyor.

Çocuk sahibi olamayan kadın ve erkeklerin yüzdelik oranlarının birbirine yakın olmasına rağmen, toplumsal baskının özellikle kadınlara yapıldığını belirten Avrupa Tüp Bebek ve Kadın Sağlığı Merkezi Doktorlarından Op. Dr. Serhat Partalcı, kadının çok değerli olduğunu ve döllenme sürecinde kadının büyük sorumluluk taşıdığını belirtiyor. Gebelikte kadının, yumurtayı üreten, yumurtayı transfer eden, yumurtayı tutan daha çok sistemleri olduğunun altını çizen Op. Dr. Partalcı, kısırlığı ve nedenlerini karşılaştırmalı olarak açıklıyor.

Erkeğin spermlerinin döllenme işlemini yapabilmesi için en az 20 milyon civarında olması gerektiğine değinen Op. Dr. Partalcı, bu sayıda üretilen spermlerin bozuk olmasının (hareketsiz veya şeklinin değişik olması) yumurtaya ulaşmayı engellediğini ve gebelik oluşturmaya yeterli olmadığını belirtiyor. Erkek kısırlığı nedenlerinin sperm sayısı ve kalitesinin kötü, kanallarının tıkalı olması nedeniyle oluştuğunu söylüyor. Op. Dr. Partalcı, kısırlık oluşturan faktörlerin ise; herhangi bir yaşta geçirilen iltihabi ve ateşli hastalık, hormonal bozukluklar, çevresel faktörler, kanser tedavisi için kullanılan ışın ve ilaçlar olduğunun altını çiziyor.

Başlıca Sorun Yumurtlama Bozuklukları

Op. Dr. Serhat Partalcı; kadın kısırlığının, erkeğe göre daha fazla sebebinin bilindiğini söylüyor. En sık görülen kısırlık nedeninin yumurtlama bozukluklarından kaynaklandığını belirten Op. Dr. Partalcı, şu bilgileri veriyor.

"tüplerin tıkalı olması yumurta ve spermin buluşmasını engelliyor. Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar ve tüplerin fonksiyonel bozuklukları kısırlığa neden oluyor. Rahim içini döşeyen dokunun (Endometriyum) rahim dışında gelişmesi ve yumurtalıklara yerleşerek kist oluşturması gebeliği önlüyor. Rahim ağzının yetersizliği, doğumsal bozukluklar, yapışık olması ve tümörler hamileliğin önündeki en önemli etkenleri oluşturuyor."

18 Eylül 2013 Çarşamba

0

İdrar yolu enfeksiyonuna bire bir

İdrar yolu boyunca bakteri gelişimini engelliyor.
Kızılcık meyvesinin içerdiği yüksek asit idrar yolu boyunca bakteri gelişimini engellemeye yardım ediyor.

Tedavi edilmezse basit bir idrar yolu enfeksiyonunun mesane ve böbrekler için çok kötü sonuçlar doğurabileceği belirtiliyor.

Bakteri idrar yoluna girdiğinde ve burada çoğaldığı zaman idrar yolu enfeksiyonunun oluştuğu ve enfeksiyonun kontrol altına alınmadığı takdirde bakterinin idrar yolunun derinlerine kadar ilerleyerek, mesanede sistite yol açtığı ve böbreklere girerse piyelonefrite (Böbrek pelvisini ve üriner yolları saran bir infeksiyona bağlı interstisyel nefrit) neden olduğu açıklanıyor.

Böbrek enfeksiyonları oldukça tehlikeli olduğunu ve tedavi edilmediği takdirde yaşam koşullarını tehdit eden bakteremiye (kan dolaşımında bakteri) yol açtığını belirten ürologlar, kızılcık meyvesinin herkese yardım edemeyebileceğini ve idrar yolu enfeksiyonu olan hastaların mutlaka tedavi olmaları gerektiğini söylüyorlar.

Ürologlar ayrıca, uygun hidrasyon ve doktor tarafından önerilen tedbirli antibiyotik kullanımı ile idrar yolu enfeksiyonundan korunabileceğimizi açıkladılar. 


16 Eylül 2013 Pazartesi

0

Hangi besin tok tutar, hangisi açlığa neden olur?

Bazı yiyecekler bizi tok tutacağı yerde daha da acıkmanızı sağlıyor. Sağlıklı bir şekilde kilo vermek için işte dikkat etmemiz gereken önemli ayrıntılar…

Tok tutan besinler
Yumurta: Yapılan araştırmalar sabahları kahvaltıda bir adet yumurta tüketen kadınların, aynı kalori miktarına sahip bagel tüketenlere nazaran daha çok kilo verdiği gösteriyor. Sadece 70 kalori olan yumurtanın içerisinde bulunan altı gram protein kendinizi daha uzun süre tok hissetmenize neden oluyor. Ayrıca yumurta enerjiyi de artırıyor.
Çorba: Her ne kadar çorbanın içerisinde un bulunduğu için diyet menülerinde çok az önerilse de, içerisinde su bulunduğu için özellikle de doğal olanlar çok uzun süre kendinizi tok hissetmenize neden oluyor. Başlangıç olarak çorba tüketirseniz, ana yemeğe geçtiğinizde beyin kısa sürede ‘yeteri kadar yediniz’ sinyali vermeye başlıyor. Böylece aşırı tüketmekten kaçmış oluyorsunuz.
Avokado: Avokadonun içerisinde bulunan tekli doğmamış yağ, potasyum, E vitamini ve folik asit kişiyi, diğer besinlere nazaran daha çabuk doyuruyor ve uzun süre tok tutuyor.
Yulaf: Sabah kahvaltıda tükettiğiniz yulaf ezmeleri bu kahvaltının kaburgalarınıza yapışmasına neden oluyor. Üstelik üzerine süt eklemeden bile dört ile yedi gram arası protein içermesi bir hayli şaşırtıcı! Süt ile birlikte tüketildiğinde ekstra enerji sağlayan bu besinin birçok farklı faydası bulunuyor.
Fasulye ve mercimek: Bu iki besinden birini tükettiğiniz zaman uzun bir süre başka bir yemek istemediğinizi fark edeceksiniz. Üç yemek kaşığından oluşan bir porsiyonda kolay kırılmayan kompleks karbonhidratlardan oluşan yedi gram protein yer alıyor. Tüm bu içerikler de bağışıklık sisteminizi güçlendirmeye yardımcı oluyor.
Ceviz, badem ve fıstık: Lif, protein ve yağ üçlüsünün muhteşem bir kombinasyonu olan bu besinler kolesterolünüzü düşük tutmaya yardımcı olurken, ara öğünler için çok ideal bir alternatif. Açlığınızı bastırmanıza yardımcı olan bu üçlüyü çok fazla kalori içerdiği için az oranda tüketmeye özen göstermelisiniz.
Nane: Kokusuyla sakinleştirme özelliğine sahip olan nane açlığı da yok ediyor. Çalışma odanızda nane içerikli bir mum yakabilir ya da gün içerisinde acıktığınızı hissettiğiniz zaman ara öğün tüketmek yerine nane çayı içebilirsiniz.
Yağlı balık: Somon, ton, sardunya, uskumru ve ringa gibi yağlı balıklar yüksek miktarda Omega-3 içerdikleri için kolesterolün düşmesine ve metabolizmanın daha hızlı çalışmasına neden oluyor. Ayrıca Omega-3 metabolizmayı yağ yakması ya da depolaması için direkt etkileyen leptin hormonunun doğru şekilde çalışmasına da yardımcı oluyor.

Açlığa neden olan besinler
Pasta ve hamurlu ürünler: Hiç kahvaltıda yediğiniz kocaman kruvasandan sadece yarım saat sonra sanki hiçbir şey yememiş gibi kendinizi aç hissettiğiniz oldu mu? Bunun nedeni beyaz şeker ile un içeren basit karbonhidratların lif içermemesi oluşu ve çok az miktarda vitamine sahip olması. Bu tip besinleri tükettiğiniz an insülinde hızlı bir artışa ve beraberinde şeker kırılmasına neden oluyor. Bu nedenle de kısa bir sürede kendinizi aç hissetmeye başlıyorsunuz.
İşlenmiş mısır gevreği: Fırınlanmış hamur ürünleri gibi mısır gevreği de kahvaltı için uygun bir seçenek değil. Yüksek karbonhidrat içeren bu besinin ne yazık ki enerji vermiyor. Bu nedenle mısır gevreği yerine yulaf tüketmeye özen göstermelisiniz.
Diyet gazlı içecekler: Her ne kadar sıfır kaloriye sahip gazlı içecek tüketmenin daha sağlıklı olduğunu düşünseniz de, yapılan araştırmalar işlenmiş tatlandırıcıların açlığa ve şeker aşermenize neden oluyor.
Kızarmış patates: Yüksek oranda karbonhidrat ve tuz içerdiği için kızarmış patates tükettikçe, daha fazla tüketme isteği ortaya çıkıyor. Patates sebze reyonunda yer almasına rağmen ne yazık ki kızartma ve tuz ile birlikte bir hayli zararlı bir besin haline geliyor.
Hazır Çin yemekleri: Birçok Çin restoranında eve servis yapılan yemeklere MSG ekleniyor. İşlenmiş yemekleri daha lezzetli bir hale getiren bu karışım daha çok acıkmanıza neden oluyor. Eğer dikkat ederseniz, Çin yemeklerini sevenlerin büyük bir kısmı restoran yerine evde yemek yemeyi tercih ediyor.
Süt, tereyağı ve peynir: Bilim adamları yumurta, tereyağı, palmiye yağı ve peynir içerisinde bulunan hurma yağının doyduğunuz zaman size sinyal veren ensülin ve leptin hormonu salgılanmasında azalmaya neden olduğunu dile getiriyor. Özellikle hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda sadece bu besinleri tüketenlerin üç günün sonunda kilo aldığı görülüyor.
Alkol: Birçok kişi iş çıkışı kendini aç hissetmediği için aperitif yiyecekler tüketmek yerine içki içmeyi tercih ediyor ve iki kadeh şarabın sonunda kendisini açlıktan ölürken buluyor. Marie Claire'in haberine göre; yapılan araştırmalar özellikle bira ile kırmızı şarabın aşırı açlık hissi yarattığını gösteriyor.
Aromalı yoğurt: Her ne kadar yoğurt yoğun miktarda kalsiyum içerdiği için sağlıklı besinler arasında yer alsa da şeker ve şurup ile aromalandırıldığı zaman kilo alımına ve açlık hissine neden oluyor. Bu nedenle meyveli yoğurt almadan içeriğine dikkatli bir şekilde bakmalı ya da sade bir yoğurt tercih ederek istediğiniz ek içerikleri kendiniz katmalısınız.

9 Eylül 2013 Pazartesi

0

Kış mevsimi, uykumuzu nasıl etkiliyor?

Bu önerileri dikkate alarak, kış mevsiminde kaliteli bir uykuya sahip olabilirsiniz!

Malum kış mevsiminin soğuk günleri etkisindeyiz. Soğukluk bazılarında uyku yaptığı gibi geceler bazılarımız için uykusuz sabahlara kadar uzanıyor. Uykusuzluğunuzun sebepleri aşağıdakilerden biri olabilir. Kış mevsiminde kaliteli bir uyku için Georgia Üniversitesi, Amerikan Uyku Bilimleri Akademisi sözcüsü profesör Michael Decker'ın önerilerine dikkat edin!

Evi çok sıcak tutmak... 
Geceyi geçirmek için sıcak bir ev keyifli olabilir fakat sıcaklık uykunuzu kaçıran bir baş belası haline gelebilir. Bu konu hakkında Georgia Üniversitesi, Amerikan Uyku Bilimleri Akademisi sözcüsü profesör Michael Decker “Uyku sırasında vücudumuz, oda sıcaklığına uyum sağlıyor. Eğer vücut sıcaklığımızı düşürürsek, serin bir odada daha rahat uyuyabiliriz” diyor.

Mt. Sinai Tıp Merkezi ve Amerikan Pediatri Akademisi pediatristi Jennifer Trachtenberg, uyku için en uygun sıcaklığın 20 il 22 derece arasında olması gerektiğini söylüyor.

Evin çok soğuk olması...
İdeal bir uyku için odanızın çok sıcak olmaması kadar, çok soğuk olmaması da önemli. Her ne kadar gelecek faturayı düşünüyor olsanız da, titreme ve birbirine çarpan dişleriniz sizi uyutmaz. Tüm gece ayakta kalırsınız. En azından uyuyana kadar rahat edeceğiniz derecede ısı ayarı yapın.

Gün içerisinde yetersiz gün ışığı...
Uyarılmamızı ve dikkatli olmamızı sağlayan gün içerisinde aldığımız gün ışığıdır. Kış zamanlarında ise havalar erken karardığından ya da gün içinde karanlık bir hava olduğundan bu durum çalışanlar için çok zor. Yeterli derecede gün ışığı görmezsek, gün içerisinde kendimizi uykulu hissederiz. Michael Decker “Akşam olduğunda ise bedeninizin gün içinde yarı uykulu olduğu için yatağa gitmek istemeyecektir” diyor. Sabahları olabildiğince bulunduğumuz ortamda yeterli derecede gün ışığına maruz kalmamız gerektiğinin de altının çizen Decker, eğer bunu yapamıyorsanız, mutlaka bol ışıklı ortamda bulunmaya çalışın diyor. Geceleri ise olabildiğince illuminasyondan yani tv, laptop gibi elektrikli aletlerin ışıklarından kaçınmamız gerektiğini belirtiyor.

Ağır kış yemeklerinden kaçının! 
Ağır yemekler kışın soğuk günlerinde sizi sıcak tutabilir ama tüm gece ayakta durmanıza neden olur. “Akşamları ağır yemekler yediğinizde, vücudunuz bu yemeği yakmak için çok enerji harcar, bu da sizi ayakta tutar” diyor Decker. Hastalarına, tam anlamıyla sindirim için, akşam yemeklerini yatmadan önce mutlaka 4-5 saat önce tüketmelerini öneriyor.

Egzersiz yetersizliği
“Egzersizin uyku derinliğini artırdığına dair birçok çalışma var” diyor Decker. Ama ne yazık ki, kış aylarında enerji harcamaya çekiniyoruz ve daha tembel oluyoruz. Hareketlerinizi artırdığınızda, daha iyi dinlenirsiniz. Eğer egzersiz yapacak vaktim yok diyorsanız, gün içerisinde asansör kullanmak yerine merdivenlere yönelebilirsiniz ya da kısa mesafelere yürüyebilirsiniz.

Haftasonları fazla uyku...
Kışın soğuk, karmaşık ve yorucu günleri tatil günlerinde yatakta daha fazla zaman geçirmemize neden oluyor. Ama ne yazık ki, haftasonları çok fazla uyumanın, uyku düzenini bozduğunu söylüyor Decker. Hafta sonu da olsa uykunuzdan biraz fedakarlık yapmanızda fayda var. Yoksa bütün hafta boyunca düzensiz uyunan iki gün yüzünden verimsiz ve yorgun geçirirsiniz.

Kuru havalı ortamlar...
Kuru, kış havaları odanızdaki havayıda kurutarak nemin burnunuzda hapsolmasına neden olur. Burun kuruduğunda ise, ağızdan nefes alınır, horlamaya başlarsınız, bunların hepsi kalitesiz uyku biçimlerinin göstergesidir. Decker, odanızda küçükte olsa nemi alacak su ile çalışan bir süs ya da havadaki nemi alacak bir elektronik cihaz bulundurmanızı öneriyor.

Grip ve nezle sezonu açıldı! 
Decker, “Uyku bizi iyileştirir” diyor. Ama buradaki ironi hasta olduğumuzda, ne kadar halsiz olsakta çoğu zaman kaliteli uyuyamayız. “ Uykudayken, doğa bizden burundan nefes almamızı ister. Ama burnumuz tıkalı olduğundan, ağzımızdan nefes alırız. Bu da horlamaya, uykuda konuşmaya ve kötü bir uykuya neden olur” diyor.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

0

Haylaz dediğiniz çocuğunuz hiperaktif olabilir

Son dönemlerde çocuğunun hareketli olduğunu görüp, bu hıza yetişemeyen ebeveynlerin “Çocuğum hiperaktif, yapacak bir şey yok” söylemlerine sıkça rastlamak mümkün.

Oysaki hiperaktivite doğru tanı ve tedavi yöntemleri uygulanmadığı takdirde çocuğun ileriki yıllardaki yaşamını olumsuz etkileyebilecek önemli bir sorundur ve dikkat gerektirir.

Hiperaktif çocuk çizgi filme dahi dikkatini veremez
Çocuklar sıklıkla hareketlidir, hareket özgürlüktür ve bağımsızlığını, yapabilirliğini sınamak isteyen çocuk hareket eder. Çocuğunuz sevdiği aktivitelerde, mesela çizgi film izlerken veya oyun oynarken dikkatini verebiliyorsa, yerinde durabiliyorsa sadece konsantrasyonunun diğer alanlarda da geliştirilmesine çalışılabilir. Hiperaktivite aileyi ve çevreyi rahatsız edecek boyutlarda görülüp çocuğun psikolojisini de olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle hiperaktivite ve dikkat eksikliğine doğru yaklaşım çok önemlidir.

3 yaştan itibaren anlaşılabiliyor 
Dikkat eksikliği ile hiperaktivite bozukluğunun temel özelliği, dikkat süresinin kısalığı, engellenmeye yönelik denetim eksikliği nedeniyle davranışlarda ya da bilişte ortaya çıkan ataklık ve huzursuzluktur. Başlangıcı genellikle 3 yaş dolaylarında olmakla birlikte tanı ilkokul yıllarında konulur. En sık görülen semptomlar; aşırı hareketlilik ve kıvranma, yerinde oturmada güçlük, çok konuşma, dikkatini sürdürmede güçlük, dikkatin kolay dağılması, sıklıkla bir şey kaybetme, sorulara birden atlayıp cevap verme, kuralları takip etmede güçlük, sessizce oynamada güçlük, oyunlarda sırasını beklemede güçlük, bir aktiviteden diğerine kayma, sıklıkla ne söylediğini bilememe, tehlikeli aktivitelerle uğraşma olarak sıralanabilir.

Çocuğunuz ödevlerini yapmayıp kendini okula veremiyorsa “tembel” değil hiperaktif olabilir
Dikkat eksikliği ve hiperaktivitesi olan çocuklarda genellikle agresiflik, anksiyete tabloya eşlik eder. Bu çocuklar arkadaşları tarafından reddedilme sorunları yaşarlar, bunun nedeni karşı gelme davranışı, düşük toleranslı olmaları, inatçılık ve azalmış güven duygularıdır. Çocuğun ödevlerini yapmaması, kendini vermemesi tembellik olarak düşünülür. Yukarıdaki belirtilerin her zaman kendini göstermemesi ebeveynin çocuğun bunu istemli yaptığını düşünmesine sebep olur.

Aile ve okul dayanışmasına ek olarak uzman yardımı alınması şart
Bu rahatsızlıkta tek başına ilaç tedavisinin başarı oranı düşüktür. Aile ve okul ile beraber davranışları düzenleyici bir çalışma gereklidir. Belirtiler çok önemli sorunlara sebep olmadıkça bu çocukların normal sınıf ortamında okumaları ve en ön sırada oturmaları tercih edilir. Çocuğun dürtü ve öfke yönetimi kazanmasına çalışılması, yaz için programlar düzenlenmesi, zaman kullanımı ile ilgili çalışmalar yapılması önemlidir.

Memorial Hizmet Hastanesi 
Psikoloji Bölümü
Uzm. Psikolog Sevda S. Yurtseven
0

Bir hafta spor yapmasam demeyin!

Tembelliğe son! Kilonuzda istikrarı sağlamak için, egzersizlerinizi istikrarlı bir şekilde yapmalısınız!

Yaptığınız egzersizler tutarlı değil. Bir hafta yapmanız gereken günlerde egzersizinizi yapıyorsunuz geri kalan iki hafta spor salonunun önünden bil geçmiyorsunuz. Daha sonra uzun bir aradan sonra spor salonunda alıyorsunuz soluğu. Bu durum biyolojik sisteminizin korumaya çalıştığı kiloyu, daha fazla almasına neden olabilir. İngiltere'de bulunan Hertfordshire Üniversitesinde görevli Sağlık Psikoloğu Ben Fletcher, düzensiz egzersizin, vücudun doğal dengesine zarar verdiğini, böylece kiloda artışa yol açtığını ve kilo vermeyi zorlaştırdığını söylüyor. Bu nedenle sporunuzu, devamlı yapmanız gerekir.

Los Angeles'ta bulunan Kaliforniya Üniversitesi Egzersiz ve Metabolik Hastalıklar Araştırma Labarotuvar'ında görevli uzman Drusilla Rosales, “Düzenli egzersiz yapılmadığında ve bir anda yoğun aktivite yapılmaya başlandığında kalp ve ciğer her zamankinden fazla çalışır. Böylece egzersize adapte olamazlar. Bu tarz egzersizlerin sadece fiziksel etkisi yoktur, aynı zamanda duygusal ve psikolojik olarakta etkiler. Çünkü insanlar hedeflerine ulaşamazlar, daha mutsuz hissederler ve ümitsiziğe kapılırlar. Bu da  yeni bir egzersiz programına başlamak istendiğinde motivasyonunuzu negatif etkiler ” diyor.

Hedeflerinizde kararlı olun! 
Bir sporcu için hedefler koymak iyidir. Çünkü ağır egzersizler sonunda bir amaç olduğu için sporcuların gözünde büyümez. Amaç kilo vermek olduğunda, süreklilik sağlanmaz. Bunun başlıca nedenlerinden biri genellikle “Kilo veremiyorum” ya da “İstediğim kilodayım” düşünceleri olur. Fakat kötü haber; bu düşüncelere sahip olanlar verdikleri kiloları sonradan tekrar alırlar.

Kiloyla ilgili bir hedefiniz olması, sizi istediğiniz kiloya inmenize yardımcı olur. Fakat verdiğiniz kiloları tekrar almak istemiyorsanız, (ki kimsenin istediğini düşünmüyorum), bunun için hedefinizin daha geniş kapsamlı olması gerekir. Bunu en iyi Brown Tıp Okulu bünyesi altında bulunan Kilo Kontrolü ve Diyabet Merkezinde görevli Yardımcı Doçent Dr. J. Graham Thomas açıklıyor “ Egzersizinizi istikrarla yapan ve bunu hayat tarzınızın bir parçası haline getirenler, amacı sadece kilo vermek olanlara göre daha başarılı sonuçlar elde ediyor”.

Bunun için kaç kilo vereceğinizden öte, hayatınıza kaç beden devam etmek istediğinizi düşünün. Spor yaptığınızda kaç kalori yakacağınızdan çok, kas oranınızın ne kadar artacağını düşünmeye çalışın.

Vücudunuzu şaşırtın! 
İnsanların eğilimleri genellikle ilgilerini çeken popüler sporlardan yana olur. Belki de maymun iştahlılığın en çok işe yaradığı yer spor salonlarıdır. Spor istikrarınızı kaybetmeyin fakat farklı sporlarla vücudunuzu şaşırtın. Carrie Underwood ve bir çok ünlünün egzersiz koçluğunu yapan, Tony Greco bu konuda “Sürekli aynı egzersizi yapmak hem sıkıcı olur, hem de vücudunuz egzersize alışır. Sporda farklı branşlara yönelmeniz daha etkili sonuçlar almanıza neden olur. Kaslarınızı sürekli farklı hareketlerle kullanın ve daha fazla kalori yakın. Böylece metabolizmanızda hızlanacaktır. Bu noktada sporları birbiriyle uyumlu şekilde kombinlemelisiniz. Mesela koşuyor ya da bisiklete biniyorsunuz, bu hareketlerden sonra kaslarınızı gevşetmek için yoga yapmalısınız. Amacımız vücudumuzun ve kaslarımızın dengesini bozmadan sağlıklı bir şekilde kilo vermek” diyor.

Sabrın sonu selamet! 
Kendimizi motive eder, güzel günleri düşünürüz ve çabuk sonuç alacağımızı düşünüp olağan gücümüzle ağır bir maratona hazırlanırmışçasına spora asılırız. Fakat bu Hiçbir sonuç getirmeyeceği gibi aynı zamanda sizi hem fiziksel, hem de ruhsal olarak yorar.

Bu konuda Kuzey Karolina Atletik Performans Merkezi'nde görevli fizik tedavi uzmanı Brian Schiff “Spora iki- dört hafta arasında iki veya üç günlük egzersizlerle başlayın. Daha sonra bu sisteme vücudunuzun alıştığını hissettiğinizde günleri artırın. Fakat her ne kadar vücudunuz dayanırsa dayansın kesinlikle her gün spor yapmayın. Haftanın bir günü vücudunuzun dinlenmesi, kendini toparlaması, güç kazanması ve yenilenmesini sağlayın. Böylece daha iyi sonuçlar alırsınız” diyor. Spor Psikoloğu Casey Cooper ise “Kilo vermeyi hedefleyip, spora başladığımızda zihinsel enerjimizi çoğu zaman görmezden geliriz. Fakat önemli olan vücudunuzun tamamiyle bir uyum ve rahatlık içinde olması gerekir”.

15 Ağustos 2013 Perşembe

0

6 sağlık dolu alışkanlık

Herkes sağlıklı olmak ister, değil mi? Sağlığımız hakkında kimi kontrol edemediğimiz şeyler de var ama genellikle edebildiklerimiz çoğunlukta.

Günlük hayatımızda sağlıklı alışkanlıklar edinirsek, daha sağlıklı ve uzun bir ömür yaşama imkanımız çoğalacaktır.

1. Daha fazla su için. 
Çoğu insan yeterince su içmiyor. İnsan vücudunun yüzde 75'inin sudan oluştuğu düşünüldüğünde, gün içinde gerekli görülen miktarın tüketilmesinin neden bu kadar önemli olduğu anlaşılabilir. Uygunsuz hidrasyondan kaynaklı problemler ve düzenli hidrasyonun faydaları burada listelemek için çok uzunlar, ama şunu dikkate alın: yetersiz sıvı alımı ve kurumanın artması böbrek taşı riskini arttırır. Ve eğer bir şekilde böbrek taşı ağrısı çektiyseniz, bu deneyim tek başına sizi sıvı tüketmeye itecektir.

2. Az ama sık yiyin. 
İnsanların çoğu kilo vermenin en iyi yolunun hala öğün atlamak ve daha az yemek olduğunu düşünüyor. Ama gerçek şu ki öğün atladığınız zaman, metabolizmanın yavaşlar ve daha az kalori ve yağ yakarsınız. Günde 5-6 kez bir şeyler yemek (her 3 saatte bir) metabolizmanızın normal çalışmasını sağlar. Ve her öğüne protein (peynir, balık, yumurta, süt vb) eklemeyi unutmayın ki glisemik(kan şekeri) yükselmesini engelleyin.

3. Eğer beyazsa, ısırma. 
Beyaz ekmek, beyaz pirinç, beyaz şeker – bunların hepsi işlenmiş karbonhidratlar ve doğal vitamin, mineral ve liflerini kaybederler. Daha doğal yiyeceklere yönelin; buğday ekmeği, kahverengi pirinç ve stevia(doğal bir tatlandırıcı) gibi. İşlenmiş yiyecekler limitli doğal life sahiptir ve sizi doyurabilir ama yine de vücudunuzu kötü beslemiş olursunuz. Doğal yiyecekler, vücudunuzun işlevini eksiksiz yerine getirmesi için gerekli olan mineral ve lifleri içerir.

4. Karaciğerinize günlük bakım. 
Çoğumuz için, karaciğerlerimiz soluduğumuz havadan, yediğimiz yiyeceklerden ve içtiğimiz sıvılardan aldığımız toksinleri arıtmak için ekstra çalışıyor. Her filtre sistemi gibi, düzgün çalışması için karaciğerlerimizin de düzenli temizlenmeye ihtiyacı var. Yani diğer bir periyodik sağlıklı alışkanlık detoksifikasyondur. Bunun için her sabah limonlu su içmenizi tavsiye edeceğiz. Limon suyu hem karaciğerleri temizlemenize yardım edecek hem de kan şekerini dengeleyecektir.

5. Hareket edin. 
Başka yolu yok- gerçekten sağlıklı olmak ve kalmak istiyor iseniz, egzersiz çok önemli. Araştırmalar düzenli yapılan aerobik hareketlerinin obeziteyi ve insülin direncini önlediğini ispatlıyor. Tabi ki egzersiz yapmanın faydaları çok daha fazla, kardiyovasküler sağlık, stres azaltma, kasları güçlendirme ve uyku düzeni sağlamak gibi…  

6. Uykunuzu alın. 
Uyku hücreleri gençleştirir ve iyileşme sürecine yardım eder; aynı zamanda bağışıklık sistemini de güçlendirir. Mesela uykunuzu yeterli derecede alıyor iseniz, gribe yakalanma riskiniz de düşer. Uykusuzluk ise yüksek kortizol salınımına sebep olan strese yol açar. Peki ne kadar uyku yeterli? Yetişkinler için gecede yaklaşık 7-8 saat.
0

Bağışıklığını güçlendiren diyet!


Hava sıcaklıklarının birden değişmesine bağlı ani ısı değişikliklerinin hastalıklara yol açmaması için bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi gerekiyor.

Uzmanlar, bağışıklık sisteminin kuvvetlemesi ve hastalıklara karşı vücudun dirençli olabilmesi için bol oksijenli havanın faydalı olduğunu, bunun için açık havada spor yapılması, pozitif olunması, bol yeşillik yenilmesi, stres ve yorgunluktan uzak durulması, her gece 7-9 saat uyku alınmasına özen gösterilmesi, işlenmiş hazır gıdalardan, kafein, alkol ve sigaradan uzak durulması, bunların yerine tam gıdalar, ekinezya ve ginseng gibi bitkisel çaylar ile taze meyve ve sebze sularının tüketilmesi gerektiği önerisinde bulundu.

İç Hastalıkları uzmanı Dr. Faik Akvardar ani ısı değişiklikleri ve kış şartlarında, olası hastalıklara karşı bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Bağışıklık sistemini (immun sistem), vücudu zararlı mikroplar ve hastalıklardan koruyan bir savunma mekanizması olarak tanımlayan Akvardar, bağışıklık sisteminin çevrede bulunan ve vücuda potansiyel olarak zarar verebilecek bakteri, mantar, parazit ve virüs gibi birçok organizmaya karşı korumakla yükümlü olduğunu belirtti. Akvardar, vücudun bu organizmalara karşı direncine "bağışıklık" adı verildiğini ifade ederek, "Bağışıklık sisteminin ana özelliği, yabancı istilacıları yok ederken, vücudun sağlıklı dokularının zarar görmesini de engelleyebilmesidir" dedi.

İnsan vücudunun, çevresinde bulunan çok sayıdaki mikrobun saldırısına uğradığını ve bu organizmaların vücuda girebilmek için uğraştığını anlatan Akvardar, şöyle devam etti:

"Sağlıklı bir vücut, karşılaştığı hastalık etkenleriyle ve yabancı maddelerle çoğunlukla bize hissettirmeden baş eder. Biz sıcak bastı ya da terledik veya esen rüzgar yüzünden ürperdik zannederiz, fakat o esnada vücudumuzda büyük bir mücadele veriliyor olabilir. Bağışıklık sistemimizin mikroplarla girdiği bu savası kaybettiğimizde de 'hasta' oluruz.

Bağışıklık sisteminin görevi de sırasıyla, öncelikle bu organizmaların vücuda girmelerini engellemek veya vücuda girdikleri yerde yutmak, yayılmalarını engellemek ya da geciktirmektir. Bağışıklık sistemi bu görevlerini, yaşam süresi boyunca sürdürür, ancak bazı koşullarda (uykusuz kalındığında, dengeli beslenildiğinde, organ nakli veya kemoterapi gibi tedavilerde) bağışıklık sistemi yardıma gereksinim duyabilir.

Bağışıklık sisteminin temel ögeleri, akyuvarlar, timus bezi, kemik iliği, lenf sistemi, hormonlar ve bazı proteinlerdir. Sistemin bu ögeleri, birlikte ve birbirini tamamlayacak şekilde çalışır."

Akvardar, bağışıklık sisteminin güçlü olmasının göstergesinin "az hastalanmak" olduğunu belirterek, söz konusu sistemin zayıf olması durumunda vücudun enfeksiyonlara daha sık yakalandığını söyledi. Fırsatçı enfeksiyonların etkisinin en sık ciltte görüldüğünü ifade eden Akvardar, grip, halsizlik ve yorgunluk gibi durumlarla karşılaşıldığını dile getirdi.

Bağışıklık sisteminin zayıf olmasının hastalıklara yakalanmak açısından bir risk olduğunu vurgulayan Akvardar, "Bu risk, erken dönemde hastalıklara çabuk yakalanma ve daha ilerleyen durumlarda ise vücutta kanser oluşumuna bile neden olabilir" uyarısında bulundu.

"BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ, OKSİJENLİ HAVADA GÜÇLENİR"

Akvardar, bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi ve korunması için şu önerilerde bulundu:  "Açık havada spor yapın. Çünkü bağışıklık sistemi, oksijenli bir ortamda güçlenir. Birçok bakteri ve virüs, asidik ortamı sever ve sağlıklı ortamda yaşayamaz.

Pozitif olun. Mutlu, pozitif, gün boyunca kahkaha atan ve arkadaşlarına, ailesine, çocuklarına sarılan ve hayvan besleyip seven bir insanın bağışıklık sistemi bunları yapmayan bir insanınkinden çok daha kuvvetlidir. Bol bol yeşillik yiyin. Sebzeler, vücudun bağışıklık sistemine yardımcı olan vitaminler, mineraller ve bitkisel besinlerce zengindir. Lifli yeşillikler ve brokoli, karnabahar ve kabak gibi sebzeler ise besinler ve antioksidanlarca zengindir.

Stres ve yorgunluktan uzak durun. Stres ve yorgunluk bağışıklık sistemimizi zayıflatır ve bu bitkinlik bizi daha kolay hasta eder. Dinlenme ve uyku zamanlarında vücudumuz kendini toparlar ve onarır. Stres seviyenizi azaltmaya çalışın ve gevşemek için kendinize zaman ayırın. Mutlaka her gece 7-9 saat arası uyuyarak, vücuda kendisini toparlaması ve hastalıklarla savaşması için izin verin.

Kötü alışkanlıklardan kurtulun. Paketlenmiş ve işlenmiş hazır gıdalar, kafein, alkol ve sigara bağışıklık sistemini tehlikeye sokan zararlı alışkanlıklardır. Bunları bırakarak yerlerine tam gıdalar, ekinezya ve ginseng gibi bitkisel çaylar, taze meyve ve sebze suları koyun. Bu şekilde bağışıklık sisteminize ve vücudunuzun işleyişine destek verin."

GÜÇLÜ BİR BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ İÇİN NELER YENİLMELİ?

Brokoli, kivi, enginar, yoğurt, domates, havuç bağışıklık sisteminin en iyi dostlarını oluşturuyor. Soya fasulyesinin içeriğinde bulunan isoflavanlar kemik erimesi ve kalp damar hastalıkları riskini azaltıyor.

Sarımsakta bulunan kükürtlü bileşikler, kalp damar hastalıkları riskini düşürüyor.

Meyan kökünde bulunan glikozidler alerji ve iltihabı azaltıyor. Omega 3 yağ asitleri adı verilen ve balıkta bolca bulunan yağ asitleri ve proteinli gıdalarda aldığımız arginin amino asidi, bağışıklık sistemi için önemli besin kaynaklarını oluşturuyor.

Yeşil çay, nar, semizotu, pancar, pazı ve tarçın antioksidan özellik taşıyor.

Ekinezya, soğuk algınlığında bağışıklık sistemini güçlendiriyor, fakat çok uzun süre kullanıldığında vücutta bağışıklık kazanıp etkisiz hale gelebiliyor.

Probiyotikler bağırsak florası için faydalı etkilere sahip olan canlı bakteriler bileşimi, bağırsak sistemini destekleyerek hastalık yapan mikroorganizmaların üremesine engel olabiliyor. Sindirimi kolaylaştırıyor ve bağırsaklarda üretilen vitaminlerin sentezinde rol alıyor.

Bilinçsiz yapılan diyetler ya da düzensiz beslenme de bağışıklık sistemini olumsuz etkileyen nedenler arasında bulunuyor. Bulimia ve obezite rahatsızlığı olanlarda bağışıklık sistemi zayıftır. Bu nedenle diyetin mutlaka
 beslenme ve diyet uzmanı kontrolünde yapılması gerekiyor.

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ GÜÇLENDİREN ÖRNEK DİYET LİSTESİ

       Kahvaltı: 1 bardak yağsız süt,
         4 kaşık müsli,
         1 orta boy portakal veya 1 adet nar
         Ara: 1 avuç kuru üzüm,
         2 tane ceviz içi veya 8 tane badem,
         Öğle: 3 köfte kadar ızgara et- tavuk veya balık- (Izgara, haşlama veya
 fırında),
         Nane-tere-marul-maydanoz ve havuçtan oluşan salata (1 tatlı kaşığı
 zeytinyağı bol limon ile),
         2 dilim tam buğday ekmeği
         Ara: 1 meyveli yoğurt,
         1 tatlı kaşığı keten tohumu
         Akşam: 8 yemek kaşığı zeytinyağlı brokoli
         Semizotu salatası
         1 dilim tam tahıllı ekmek
         1 orta boy kivi
         Ara: 1 fincan yeşil çay 1 fincan ıhlamur
         1 dilim ananas ve 6-7 adet çilek.
0

Verem Hakkında Merak Edilenler

Bilinen en eski hastalıklardan biri olan verem, 50 yıldır tedavisi olmasına rağmen, hâlâ ölümlere sebebiyet veriyor. İşte verem hakkında merak edilen soruların yanıtları...

Ocak ayının ilk haftası, Verem hakkında bilinçlendirmek amacıyla her yıl 'Verem (Tüberküloz) Haftası' olarak değerlendiriliyor. Verem, 'mycobacterium tuberculosis' mikrobunun bulaşmasıyla oluşan, genellikle akciğerlere yerleşen ancak lenf bezleri, kemikler, böbrekler, karın ve beyin zarlarında da görülebilen ve hava yoluyla yayılan öldürücü fakat tedavi edilebilir bir hastalıktır.

Dünya Sağlık Örgütü 2009 Küresel Tüberküloz Kontrol Raporu'ndaki verilere göre Türkiye'nin olgu bulma hızı yüzde 76, tedavi başarısı ise yüzde 91 seviyelerinde seyretmekte. Medline Acil Sağlık Hizmetleri Operasyonlarından Sorumlu Direktör Dr. Barış Mutluer yılda üç milyonu aşkın kişinin tüberküloz nedeniyle hayatını kaybettiği verem hastalığı ile ilgili bilgi veriyor…

- Nasıl bulaşır? 
Hastalığa sebep olan mikrop veremli hastadan sağlam kişiye, hava yoluyla (damlacık enfeksiyonu yoluyla) geçerek yayılır. Çok daha nadir olarak hasta sığırların sütlerinden yapılan süt ürünleri ile de bulaşabilir.

- Belirtileri nelerdir? 
Hastalık, sinsi ve yavaş ilerler. Hastalar genellikle aylardır devam eden halsizlik, iştahsızlık, kilo kaybı, hafif ateş, geceleri terleme gibi yakınmalarla hekime başvururlar. Zamanla bunlara öksürük ve balgam çıkarma da eklenir. Balgamda kan da gelebilir. Akciğer dışı organ tüberkülozlarında, hastalığa tutulan organla ilişkili yakınmalar bulunabilir. Örneğin idrarla ilgili şikayetler (kırmızı idrar yapma, idrar yaparken yanma vb.), boyunda lenf bezelerinin büyümesi gibi.

- Korunma yolları nelerdir?
Veremden korunmak için artık günümüzde aşı kullanımı yaygındır. İki aylıkken ve yedi yaşında verem aşısı uygulanır. Çevresinde veya ailesinde verem hastası olanlar kontrol altında olmalı, gerekli tetkikler yapılmalıdır. Hastalığın bulaşmaması için bir müddet ilaç da kullanabilir. Düzenli yaşam, sigara, alkol, madde bağımlılığının bırakılması, temizliğe önem vermek, yeterli beslenme hastalığın kontrol altına alınması ya da başlamaması için önemlidir. Verem hastalığı geçirmiş birinin tekrar olmaması diye bir durum söz konusu değildir. Aynı önlemleri o da almalı ve hayatına dikkat etmelidir.

- Her tüberküloz hastası mikrobu bulaştırır mı?
Balgamında mikrop bulunan, hastalığı yaygın olup öksüren hastalar daha çok bulaşmadan sorumludur. Akciğer dışı organ tüberkülozu olanlar, en az 15 gündür tedavi almakta olanlar pratik olarak bulaştırıcı değildir.

- Mikrobun bulaşmasından itibaren ne kadar süre sonunda hastalık ortaya çıkar?
Bu süre çok farklıdır. Mikrobu alan kişide bazen 1–2 ay; bazen bir kaç yıl, bazen de onlarca yıl sonra hastalık gelişebilir veya hiç gelişmeyebilir.

- Tedavisi nasıl yapılır?
Verem hastalığının tedavisinde kullanılan yöntem ilaç tedavisidir. Fakat hastanın da yapması gerekenler vardır. Beslenmeye dikkat etmeli, bağışıklık sistemini güçlü tutmalı (C vitamini bunun için çok önemlidir) ve iyi dinlenmesi gerekir. Verem tedavisi uzun sürelidir ve doktor gözetiminde olmak gerekir. Doktor isterse tedavi süresini uzatabilir. İlaçlar genelde birden fazladır. Çünkü bakteriler tek bir ilaca karşı direnç gösterebilirler. Unutmamak gerekir ki erken tanı ve dolayısıyla tedaviye çabuk başlamak çok önemlidir. Böylece hastalığın başkalarına bulaşmasının önüne geçilir ve iyileşme süresi kısalır.

28 Temmuz 2013 Pazar

0

9 olağandışı fobi ve anlamları!

Fobiler genellikle ortak değildir. Hepimizin bildiği Birkaç ortak fobi vardır bunlar arasında; böcek, köpek, balon ve palyaçodan korkanları biliriz. Fakat insanların herşeye karşı korkuları olabilir. İşte az bilinen fobiler...

Limnofobi
Düşünün, sessiz sakin bir yerde göl kenarında oturmuş, rahatlıyorsunuz... Ne kadar huzur verici değil mi? Yalnız göl fobiniz yoksa! Evet, bazı insanların göl fobileri var.

Chirofobi
Tüm fobilerle başa çıkılması gerçekten çok güçtür. Bunlar hayatı oldukça zorlaştırır. Bu fobiye sahip olan insanlar, vücutlarındaki herhangi bir bölümden korkarlar.

Rhytifobi
Bu dünyada en az bilinen fobilerden biridir ve genellikle bu fobi kadınlarda vardır. Evet, bu fobiye sahip olanların korkusu ise, kırışıklıklar...

Barofobi
Bu gerçekten çok nadir ve enteresan olan fobilerden biridir. Bu fobinin korku temeli ise yer çekimidir. Enteresan değil mi? Hem yerçekimi olmayan bir ortamda kalamayız ama yer çekiminden de korkarız...

Logizomechanofobi
Dünya değişiyor, buna bağlı olarak insanoğlu yeni fobiler ediniyor. Bu fobilerden en komiği ise, herşeyin neredeyse teknolojiyle yürüdüğü dünyada bilgisayarlardan korkmak olsa gerek. Bazı insanlar bilgisayarlı ortamlarda geriliyor ve korkularına hakim olamıyorlar.

Theofobi
Hepimiz Ateizm'i az çok biliriz, fakat bu Allah korkumuz olduğundan değildir. Bu fobiye sahip insanların korkusu, Allah.

Peladofobi
Erkeklerin, en çok korktukları şeylerden birini tahmin eder misiniz? Diye sorsam kesinlikle yanıtlarınızı duyar gibiyim; kellik. Evet bu korku genellikle erkeklerde görülüyor ve korkunun diplerinde ise kel kalmak yatıyor.

Chaetofobi
Peladofobinin aksine bu korkuya sahip olanlar enteresan bir şekilde saç ve kıllardan korkuyorlar.

Kleptofobi
Bu fobinin geldiği kökü tahmin edebiliyorsunuzdur. Edemiyor musunuz? Kleptomani desek? Bu fobiye sahip insanların ortak korkuları, hırsızlar. Bir hırsızın kurbanı olmaktan delicesine korkuyorlar.

Hazırlayan: Müge Keçeci
0

Stresi Doğru Beslenmeyle Atlatın

Stresi doğuran nedenlerden birinin de içinde bulunduğumuz yoğun çalışma temposu olduğu belirtiliyor. Uzmanlar, iş hayatında yoğun olarak hissedilen stresi beslenme programımızla yenebileceğimizi vurguluyor...

Beslenme ve Diyet Uzmanı Aylin Yılmaz, “Vücudun karşılaştığı herhangi bir tehdit karşısında savunma mekanizmasının gösterdiği tepki “savaş veya kaç” şeklindedir. Böylece herhangi bir tehdit veya stres unsuru karşısında, vücudun bir dizi faaliyeti olur” diyor. Solunum sayısının artarak, bedene daha fazla oksijen sağlandığını, kanda alyuvarların arttığını, beyne ve kaslara daha fazla oksijen taşındığını, kalp vurum sayısının artarak kan basıncının yükseldiğini ve bedenin gereken bölümlerine gerekli kan takviyesinin yapıldığını belirten Aylin Yılmaz, stresle başa çıkmanın yollarını şöyle anlatıyor:

Stresle ve stresin vücuda verdiği zararlarla başa çıkmada yediğiniz yiyeceklerin önemli rolü vardır. Eğer ağır stres altındayım diyorsanız sürekli stresle karşı karşıyaysanız beslenme alışkanlıklarınızı düzenleyerek enerji düzeyinizi, strese gösterdiğiniz tepkilerinizi ve genel sağlığınız üzerindeki kontrolünüzü arttırabilirsiniz.

Stresten Kurtulmak İçin Tüyolar

Stresten kurtulmak için hangi yiyecekleri tercih etmeli, hangilerinden uzak durmalısınız?

• Alkol, çay, kahve, gazlı içecekler yerine, su ve meyve suyu tercih edilmelidir.

• Beyaz ekmek, beyaz makarna ve beyaz pirinç yerine, kepekli veya tam buğday ekmeği, kahverengi pirinç kullanılmalı.

• Özel işlemden geçmiş ve hazır yiyeceklerden uzak durulmalı.

• Bisküvi, kraker, cips gibi abur cubur besinler yerine fındık, ceviz, badem gibi besin değeri yüksek kuru yemişler tercih edilmeli.

• Aşırı kırmızı et yerine tavuk ve balık tercih edilmeli.

• Tüm meyve ve sebzeler her gün tüketilmesi gereken besinlerdir.

• Şekerden ve tatlıdan uzak durulmalı bunun yerine meyve tercih edilmeli.

• Sigara ve alkol, düşünülenin tam aksine stresi gideren değil stresi daha da arttıran ve sağlığınızı tehdit eden en önemli unsurlardandır. Her ikisinden de mümkün olduğunca uzak durmak ve hatta hiç kullanmamak sağlınız için çok önemlidir.

• Beslenme alışkanlıklarınızı değiştirmenin yanı sıra doğru egzersizle de stresinizi azaltmayı başarabilir doğru nefes teknikleri ile stresinizi azaltabilir ve rahatlayabilirsiniz. Uzakdoğu’da benimsenen  “İnsanı tanımak için nefesini dinle” felsefesi de bu durumun bir kanıtı olarak düşünülebilir. Sakin insanlar ağır ve dengeli, sinirli insanlar yoğun ve yüzeysel, huzursuz ve endişeli insanlar yüzeysel ve kesik kesik, hırslı insanlar ise, dengesiz ve düzensiz nefes alırlar. Stres durumunu hissettiğinizde, siz de derin nefes egzersizleri yaparak, ağır ve dengeli nefes almaya çalışarak stresinizden kurtulabilir daha sağlıklı ve kaliteli bir yaşama sahip olabilirsiniz.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

0

Evlilik Stresi Saç Döküyor!

Evlilik kararını almak ne kadar keyifliyse evlilik hazırlıkları da o kadar streslidir. Düğün telaşı, ailelerle ilişki seviyesinin artması derken stres kaçınılmaz olur. Peki, evlilik öncesi yaşanan stresin saçların seyrelmesine ve ani saç kayıplarına neden olabileceğini biliyor muydunuz?

Evlilik kararı ve evlenme zamanına kadar geçecek olan sürenin çiftlerde stres kaynağı olduğunu söyleyen BIOBLAS Saç Bakım Danışmanı Ecz. Dr. Özden Kasımoğulları, stresi ise saç dökülmelerinin en büyük nedenlerinden biri olarak gösterdi. Kasımoğulları söyle konuştu:

“BIOBLAS’ın yaptırdığı son araştırmaya göre her 10 kişiden 7’sinin saçları stres nedeniyle dökülüyor. Kişi için her yeni durum, karşılaştığı sorunlar ve uyaranlar stres nedenidir. Stres ise ruhsal olduğu kadar fiziksel sorunlar da doğurur. Stres nedenli beslenme dengesizliğinden dolayı vücudun ihtiyacı olan vitamin ve mineraller yeterli oranda alınamaz Bu da vücudun tüm dengesini bozar.”

Saçın Mineralleri Azalıyor, Saçlar Dökülüyor

Uzun süren şiddetli strese ise önce saçların tepki verdiğini ifade eden Kasımoğulları, vücudun stres sonucu salgıladığı asidin saç derisinin pH değerini düşürdüğünü belirtti. Bu durumun saçlarda seyrelmeye ve ani saç kayıplarına yol açabileceği konusunda uyaran Kasımoğulları, “İnsanların belli dönemlerinde saç dökülme yoğunluğu daha da artar. Bizim yaptığımız araştırmalara göre bu dönem ya hayatıyla ilgili yeni bir karar verdiği ya yoğun tempoda çalıştığı ya da hayatında olumsuzluk yaşadığı zamanlara denk gelir. Stres saçın ihtiyacı olan çinko, demir, magnezyum, kalsiyum ve potasyum minerallerini azaltır. Bu da saç seyrelmelerine veya ani saç kayıplarına neden olur” dedi.

Mineral Zengini Ürünler Tercih Edilmeli

Evlilik sırasında yaşanılan stresi yok etmek pek mümkün olmasa da evlilik stresinin neden olduğu saç dökülmelerinden kurtulmak mümkün. Ecz. Dr. Özden Kasımoğulları, düğün öncesi sorun olmaktan çıkaracak ipuçlarını verdi:

“Bu dönemde vücudun ihtiyacı olan çinko, demir, magnezyum, kalsiyum gibi mineral ve vitamin ihtiyacını karşılayacak besinlere yönelmek gerekebilir. Bunun yanı sıra bu saç için yoğun bir bakım kürüne girilebilir. Saçın ihtiyacını karşılayacak ürünler kullanmakta fayda var. Mineral ve vitamin bakımından zengin ve saç dökülmesi sorununa çözüm getiren ürünler kullanılabilir.”
0

Rüzgara Karşı Yürümek Kalp Krizini Tetikliyor!

Kalp damar hastalıklarına yakalanma riski olan kişiler ve hastalar, kış mevsiminde yaşam alışkanlıklarına daha fazla dikkat etmeli. Çünkü soğuk hava, özellikle de sert rüzgar kalp krizini tetikleyebiliyor! Kalp krizinden korunmak içinse öncelikle soğuk havada fazla kalmamak ve sert rüzgarı arkaya alarak yürümek gerekiyor! 

Ülkemizde yaklaşık  3.5 milyon kalp hastası bulunuyor ve bu sayıya her yıl 240 bin kişi ekleniyor.  Yine her yıl önlenebilir kalp ve damar hastalıkları nedeniyle 205 bin kişi hayatını kaybediyor. Üstelik çoğalan risk faktörleri yüzünden bu sayı her geçen gün giderek artıyor. Hiç kuşkusuz kalp damar hastalıklarına yakalanma riski olan kişilerin ve hastaların sağlıklarına yılın her mevsiminde dikkat etmeleri gerekiyor.

Acıbadem Kadıköy Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Erkan Ekicibaşı özellikle ileri yaş grubunda olanlar, dış mekanda çalışanlar, enfeksiyona zemin hazırlayan kalabalık ortamlarda çalışanlar ve depresyon gibi stres yönetimi bozulmuş kişilerin soğuk havalarda daha dikkatli olmaları gerektiğine dikkat çekerek,  “Çünkü soğuk hava, şiddetli rüzgar, kar ve yağmur, özellikle de sert rüzgar kalp krizi gelişimini tetikleyebiliyor.” uyarısında bulunuyor.

Sert Rüzgara Dikkat!

Soğuk hava, şiddetli rüzgar, kar ve yağmur vücut ısısını düşürüyor. Özellikle sert rüzgar, vücut yüzeyindeki ısınmış hava katmanının uzaklaşmasına neden olarak “hipotermi” riskini kar ve yağmura göre daha fazla arttırıyor. Kalp de mevcut vücut sıcaklığını koruyabilmek için daha fazla kan pompalamak zorunda kalıyor. Vücut ısısını korumaya çalışılırken kalbin iş yükü artıyor, bunun sonucunda da kalp damar hastalığı olan kişilerde kalp krizi gelişimini kolaylaştırıyor.

Gün İçerisinde Sıcaklık 5 Dereceden Fazla Düşerse...

Soğuk hava ayrıca kan damarlarında daralmaya ve kan basıncında artmaya neden oluyor. Eğer kişi zaten yüksek tansiyon hastası ise  bu durum kan basıncının tehlikeli rakamlara yükselmesine yol açıyor. Öyle ki Fransa da yapılan bir çalışmada -4 derece ve altındaki sıcaklıklarda tansiyon değerinin 140/90 mmHg den yüksek olmasının kalp krizi riskinin 2 kat artmasına neden olduğu saptanmış. Yapılan çalışmalarda tansiyon hastalarında gün içerisindeki hava sıcaklığında 5 dereceden fazla olan düşüşlerde de riskin artığı tespit edilmiş. Soğuk ava ayrıca kalp duvarı stres düzeyinin artmasına ve kanın kalınlaşıp akışkanlığını etkileyerek pıhtılaşmasına neden oluyor. Bunun sonucunda da kalp krizi oluşumuna zemin hazırlıyor. Bunların yanı sıra solunum sistemi enfeksiyonlarının artmasına neden olarak da kalbin iş yükünü arttırıyor ve kalp krizi oluşumunu kolaylaştırıyor.

Kimler Risk Altında?

• Özellikle ileri yaş grubunda olanlar,
• Dış mekanda çalışanlar,
• Enfeksiyona zemin hazırlayan kalabalık ortamlarda çalışmak zorunda olanlar,
• Depresyon gibi stres yönetimi bozulmuş kişiler soğuk havalarda daha dikkatli olmalı.

Soğuk Havada Kalbinizi Korumanın 10 Püf Noktası

1- Rüzgarı Arkanıza Alın: Soğuk havada mümkün olduğunca az kalın, rüzgarı arkanıza alarak yürümeye de özen gösterin.
2- Birkaç Kat Giyinin: Dışarıda uzun süre kalmanız gerekiyorsa veya egzersizi dış ortamda yapacaksanız ve hava soğuksa birkaç katmandan oluşan kıyafet seçerek vücut yüzeyinde koruyucu bir hava katmanı yaratın.
3- Başınızı ve Ellerinizi Koruyun: Soğuk havalarda en önemli ısı kaybı baş ve ellerde oluyor. Bu nedenle başınızı mutlaka şapka-bere ile koruyun, elleriniz için de eldiven kullanın.
4- Isımak İçin Alkol Almayın: Isınmak amacıyla alkol alımından uzak durun. Alkol cilt damarlarında genişlemeye neden olarak ısı kaybını kolaylaştırıyor ve kanın yaşamsal organlara akışını azaltıyor.
5- Haftada 3 Gün Egzersiz Yapın: Haftada en az 3 kez, tercihen her gün egzersiz yapın. Egzersizlerin başında mutlaka 10–15 dakika ısınmaya özen gösterin. Asıl egzersiz de yaşınıza uygun kalp hızınızda 15–30 dakika sürmeli. Bu değerler için mutlaka doktorunuza başvurun. Egzersiz sonrası da 5–10 dakika soğuma, gevşeme ve  toparlanma hareketlerini yapmayı unutmayın.
6- Dışarıda değil, Kapalı Ortamda Spor Yapın: Soğuk havada yapılan egzersiz kalp hastalığı riskini artırıyor. Ancak bu soğuk havalarda egzersizi erteleyeceğiniz anlamına gelmemeli. Özellikle soğuk ve rüzgarlı havalarda dış ortam yerine havalandırması optimize edilmiş kapalı ortamlarda egzersiz yapın.
7- Egzersiz Yaparken Sıvı Alımına Dikkat Edin: Egzersiz öncesinde çay, kahve, sigara ve kafeinli içeceklerden uzak durun. Kalp atım sayısını, dolayısıyla kalbin ihtiyacı olan oksijen miktarını artırıp egzersiz için kullanacağınız rezervi azaltır.
8- Bol Su İçin: Egzersiz sırasında kaybedilen sıvı ve elektrolitlerin yerine konması ve sıvı kaybına bağlı kan akışında bozulmayı önlemek için egzersiz öncesinde ve sonrasında bol miktarda su içmeye özen gösterin.
9- İlaçlarınızı İhmal Etmeyin: İlaçlarınızı mutlaka doktorunuzu tarafından önerilen saatlerde düzenli olarak alın. Özellikle diyabet ve kalp yetersizliği gibi kronik hastalığınız varsa veya 60 yaş üstünde iseniz her yıl mutlaka grip aşısı yaptırmaya da özen gösterin.
10- Sigarayı Çöpe Atın: En önemli risk faktörlerinden biri olduğu için sigara kullanıyorsanız hemen bırakın.

20 Haziran 2013 Perşembe

0

Sapkın Kişilikler Yanıbaşınızda Olabilir

Son dönemde iyice artan ve toplumda infiale neden olan ‘cinsel istismar’ olayları; öfke kadar şaşkınlıkla da karşılandı. ‘Hiç ummadık’, ‘yapacak en son kişi’ diye düşünülen şahsiyetlerin adının ‘cinsel istismar’la anılması; ‘sapkın kişiliklerin’ toplumdaki her sosyal statüden çıkabileceğini gösterdi. 

Medical Park Fatih Hastanesi’nden Klinik Psikolog Sinem Demir’e göre; cinsel dürtülerinin akıntısına kapılmış ve bunu duygu-düşünce-davranışlarında göstermekten kendini alıkoyamayan kişiler, genel olarak ‘sapkın kişilik’ olarak değerlendirilebilir. Psikolog Demir; ‘sapkın kişilikler’in analizini yaptı:  

Aşırı Bastırılma Maskesi Takanlar: Sapkın kişilikleri anlamak her zaman kolay olmayabilir. Çünkü sapkınlıklarını maskelemek için, cinselliği çağrıştıran ‘her unsura’ abartılı tepki verebilirler. Örneğin; sapkın bir kişilik, bir okulda görevli olabilir ve ilkokul çağındaki kız çocukların eteklerinin ne kadar kısa olduğu, saçlarının-tokalarının gösterişli olduğu konularında ‘abartılı’ bir tepkisellik sergileyebilir. Bu kişi büyük olasılıkla, kız çocuklarının vücutlarından uyarılma endişesiyle, cinsel duygularını bastırmak için aşırı çaba sarf ediyordur. Aşırı bastırmanın altında cinsel patlamalar yatar; bu patlamalar, bastırmayla kontrol altına alınmaya çalışılır, ancak bir şekilde yeniden patlar.

Sapkın kişilikleri anlamak her zaman kolay olmayabilir.

Fiziksel Şiddete Başvuranlar: Sapkınlıkları zor anlaşılabilecek bir diğer grup, açık bir şekilde şiddete başvuranlardır. Ergenlik dönemine yaklaşan kızını sürekli döven bir babanın, bu şiddet davranışının, cinsel boyutu da vardır: Sistematik (tekrarlayan) şiddet uygulayan kişiler; genellikle bu dayaklarla hem cinsel bir uyarılmayı bastırmaya çalışırlar, hem dayak atma esnasında cinsel haz alırlar. Bu nedenle, sıklıkla şiddete başvuran ailelerde/kurumlarda, cinsel bir istismardan da söz edilebilir.

Sürekli Cinsel Konulardan Söz Edenler: Konuştukları konu ne olursa olsun, o konu eninde sonunda cinselliğe kayar. Cinsel konulara aşırı tepki, ardından gelen ‘çiğ’ konular (kendi cinselliğinden bahsediverme, cinsellik içeren bir tabir kullanma, ) birbirini izler. Bir yandan bu kontrolsüzlükle başa çıkmaya çalışır, ama sapkınlık kemikleşmiş ise, bu başa çıkma gayreti her zaman başarısızlıkla sonuçlanır. Karşılarındaki kişinin bu konuları açmak istememesi, rahatsız olduğunu ifade etmesi, sapkın bir kişilik için engelleyici değil, motive edici etki yaratır. Karşısındaki kişilerin öfkesi-şaşkınlığı-mide bulantısı ifadesi, tam da onun temel sorununa hizmet eder: ‘Bakın benim cinsel yeterliliğim varmış ki karşımdakinde etki yarattım!’ Sapkın kişi temelde, kendisine sürekli bu kuşkusunu ispatlamaya çalışır.

Sapkınlığı Yaratan Koşullar

Sapkınlığa veya cinsellikte ani patlamalara yol açan durumların çoğunda; cinsellik konusunda bilgisizlik, cinsel konularla uygunsuz-travmatik yollarla tanışma, kendi ailesinde cinselliğin ya aşırı tabu olması ya da cinsellik konusunda sınırların olmaması yatar.

Çocukları Cinsel Obje Yapmak

Çok küçük yaşlardan itibaren, kız olduğu için giyimine kuşamına dikkat etmesi, erkek çocuklara yanaşmaması uyarısını alan, oje sürdüğü için dayak yiyen bir kız çocuğuna şu mesaj gider: “Kendine dikkat etmezsen, erkekleri cinsel olarak uyarabilirsin, bunun sorumlusu da sen olursun!”

Madalyonun daha açık görünen yüzünde ise çocukların doğrudan cinsel obje olarak sunulduğu durumlar vardır: Gece çalışmalarında yetişkin kıyafetleri-makyajı ile dans ettirilmeleri, çocuk ‘güzellik’ yarışmalarında yine yetişkin kıyafetleri-makyaj ile beğeniye sunulmaları…

Erkek Çocukları Doğru Eğitin!

Erkek çocuklar cephesinde, anne-baba veya başka yakın akrabalar tarafından ‘erkekliğe’ ilişkin yanlış bilgiler verildiğine tanık oluruz: ‘Hadi oğlum ablaların bacaklarını elle’, ‘Benim oğlum büyüyünce çok canlar yakacak’… Komik ve masum gibi görünen bu cümleler, küçük erkeğin kadına bakışının, büyük kadın ve erkekler tarafından nasıl çarpık bir şekilde yerleştirilebileceğine küçük örnekler...

Küçük çocuklara, kaldırabileceklerinden daha fazla sorumluluk vererek onlara ‘kendini aşırı derecede kontrol et/kendini kontrol etmene gerek yok’ mesajı veren her tutum, normalden ‘sapma’dır ve sapkınlığa gitme potansiyeli vardır.

7 Haziran 2013 Cuma

0

'10 Numara İnsan' Olmanın 10 Kuralı...

Uzmanlar, psikolojik açıdan sağlıklı bir insan olmanın 10 altın kuralını açıkladı. Narsisistik yapının son dönemlerde sık görülen bir ruhsal sorun olduğuna ve toplumu tehdit ettiğine vurgu yapan uzmanlara göre, "10 numara insan" olmak kişinin bunu içinde hissetmesine bağlı.

Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED) Genel Başkanı Dr. Cem Keçe, narsisistik vakaların son dönemlerde tehlikeli bir artış gösterdiğine dikkat çekiyor. Özellikle erkeklerde daha çok görülen bu psikolojik sorunun çözümünün de mümkün olduğunu kaydeden Dr. Keçe şu bilgileri veriyor:

“10 numara insan olmak… Bunu hastamdan duydum. Diyor ki: ‘Ben 10 numara insan olmak istiyorum.’ Peki, nasıl olmak istiyor? Giydiği kıyafetleriyle, bindiği arabasıyla, makamıyla mevkisiyle, birlikte olmayı tercih ettiği karşı cinsin özellikleriyle, koluna taktığı pahalı saatiyle veya insanların onun için sarf ettiği hayranlık ve takdir dolu sözlerle 10 numara insan olmaya çabalıyor. Ama 10 numara insan olmayı içinde hissedemeyip dışarıda aradığı için de hiçbir şekilde bunu gerçek manada başaramıyor. Sahte ve ‘mış’ gibi bir tablo ortaya çıkıyor. Ama gerçekten 10 numara insan olmak demek bunu içimizde hissetmek demek.”

"Narsisistik Yapı Toplumsal Bir Sorun"

“Altın çamurun içinde de değerlidir, kuyumcu vitrininde de… Gerçekten 10 numara insan olmayı içimizde hissetmek budur” diyen Cem Keçe, bu nedenle 10 numara olmayı başkalarının gözünde, sözünde veya davranışlarında değil içimizde hissetmemiz gerektiğini vurguluyor. İşte bunu yapabilenlerin sağlıklı narsisisizm, bunu hissedemeyip dışarıdan, başkalarından arayanlar ise narsisistik yapı denilen patolojik narsisisizmin pençesinde kıvranıp durduklarını aktaran Keçe, “Hiçbir zaman mutlu olamıyorlar iç çatışma yaşıyorlar ve 10 numara insan olmadıklarını hissettirecek herhangi bir eleştiri, davranış ve olay karşısında da büyük bir çökkünlük yaşıyorlar. Ve sonrasında da genellikle öfkeyle tepki veriyorlar. Bu durum toplumun ruh sağlığını, huzurunu ve ilişkilerimizi tehdit ediyor. Sağlıklı bir iletişim kurmamızı engellerken, sahte ve yapmacık bir toplum yaratıyor. Kişinin kendini olduğu gibi değil başkalarının istediği şekilde davranması da suni bir ilişkiler yumağı meydana getiriyor” diye konuşuyor.

10 Altın Kural!

Dr. Keçe’nin verdiği bilgilere göre işte '10 numara' insan olmanın 10 altın kuralı:

1- Kendinizi olduğunuz gibi kabul edin, sevin ve kimseyle mukayese etmeyin.

2- Değerliliği karşı tarafın bakışlarında ve sözlerinde değil kendi içinizde arayın.

3- Buğdaylar gibi büyüdükçe başınızı yere eğin ve alçak gönüllü olun.

4- Eleştiriye karşı hoşgörülü olun.

5- Her olayda suçlamak yerine sorumluluk alın.

6- Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

7- Karşınızdakini değil önce kendinizi değiştirmeye çalışın.

8- Anlamanın ve dinlemenin konuşup üste çıkmaktan daha önemli olduğunu unutmayın.

9- Haklı olmak yerine mutlu olmaya çalışın.

10- Alabileceğin en büyük intikam; affetmektir ve bazen karşınızdakine verilebileceğiniz en güzel cevap; gülüp geçmektir.

"Kendinizi Ölçüyü Kaçırmadan Sevin"

Dr. Keçe, büyük bir tehlike haline gelen narsisistik yapıya yönelik tüm bu tespitlerine, önerilerine ve normal sağlıklı bir insan olmanın tüm ipuçlarına, son kitabı “Sevemez Kimse Beni Benim Sevdiğim Kadar”da yer verdi.

“Narsisizm özsevi, özsevgi, özsaygı, özdeğer, ego saygısı, kendilik değeridir” diyen Dr. Keçe, insanın kendi değeri ve değerliliği konusunda hissettiklerini ‘güzel duygular’ olarak tanımlıyor. Dr. Keçe, bu durumun patolojik olmadığına vurgu yaparken, kendini değerli hissetmenin insanda olması gereken, olağan ve doğal bir yapı olması gerektiğinin de altını çiziyor. Dr. Keçe, şu açıklamalarda bulunuyor:

“Kişinin uyumlu yaşayabilmesi için, kendini ölçüyü kaçırmadan sevmesi gerekir, bu sevgiye narsisizm denir. Ancak narsisizm toplumda bir aşağılama gibi algılanır. ‘Pis narsist, kendini beğenmiş, bencil’ gibi kullanımlar yaygındır. Bu kullanımlar bizce doğru değil. Narsisizm yemek yemek veya su içmek gibi normal ve doğal bir ihtiyaçtır. İnsanlar, narsisizmi sağlıklı bir şekilde oluşturamadıklarında veya abartıp patolojik hale getirdiklerinde sıkıntı yaşarlar ve narsisistik yapıyı geliştirirler.”

"İpuçları Dizi Kahramanlarından..."

Hızla toplumsal bir sorun haline gelen narsisistik yapıya karşı insanlara çözümün anahtarını sunan Dr. Keçe, kitabında tedavilerini yürüttüğü hastalarına, kimlik bilgilerini ve hayat hikâyelerini deşifre etmemek için etik ve ahlaki nedenlerden dolayı milyonlar tarafından izlenen dizi filmlerdeki karakterlerin isimlerini verdi. Tedavilerinden kesitler sunan Dr. Keçe, onların patolojik narsisizmleri ile normal sağlıklı narsisizm arasındaki farkları karşılaştırıyor. Dr. Keçe, patolojik narsisizmi olanların kendilerini nasıl geliştirip normalleştirebileceklerinin de ipuçlarını veriyor.

"Facebook ve Twitter'dan Medet Umanlar Var"

Dr. Keçe’nin tespiti oldukça çarpıcı:
“Birçoğumuz içimizdeki değersizliği yok etmek, kendini ispatlamak ve başkaları tarafından takdir görmek adına Facebook veya Twitter gibi sosyal paylaşım ağların başından ayrılmıyor ve adeta buralarda medet arıyor. İnsanların değeri borsadaki hisse senetleri gibi artıp azalmaz. Başkalarının yaptığı hiçbir şey kendi değerimizi azaltmaz veya arttırmaz. Değerlilik duygusu içten hissedilen bir duygudur ve kişi ancak kendine yatırım yaparsa, kişisel gelişimle kendi değerini kendi artırabilir. O da içten hissedilebilir ve asla dışarıdan edinilebilecek bir duygu değildir. Hepimiz dizilerdeki ünlü karakterler gibi, bir Ezel ya da Polat olmaya çabalıyoruz. Behlül, Kuzey veya Güney olmak için uğraşıyoruz. Kendi içimizde hissedemediğimiz değerliliği onlarla özdeşim kurarak veya başkalarının gözlerinde arıyoruz ama bu beyhude bir çırpınıştır. Aslında hepimizin içinde bir cevher yatmaktadır. Bu cevheri dışarıda aramak yerine içimizdekini çözüp olgunlaştırmamız ve kendi iyiliğimizi düşünmemiz gerekli. Ayrıca kendi iyiliğimizle birlikte başkalarının iyiliğini düşünmeyi de öğrenirsek, herkesin etrafımızda döndüğü güneş olma sevdasındanvazgeçebilir, kendi başımıza ışıldayan bir yıldız olabiliriz. Ve böyle bir yıldız olarak diğer yıldızların varlığına da izin verebiliriz.”
0

Osteoporoz Erkekleri de Vuruyor

Halk arasında "kemik erimesi" olarak bilinen ve daha çok kadınları etkilediğine inanılan osteoporoz erkeklerde de önemli sağlık sorunlarına yol açıyor. Özellikle emeklilik sonrasında hareketsiz bir yaşam süren ve sigara kullanan erkeklerde rastlanan bu hastalık, 50 yaş üzerindeki 5 erkekten 1'ini tehdit ediyor.

Osteoporoz hastalığıyla ilgili son gelişmeler ve tedavi yöntemleri Ankara’da düzenlenen "21. Yüzyılda Osteoporoz Sempozyumu"nda ele alındı. Sempozyum Başkanı ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yeşim Gökçe Kutsal, osteoporozun, dünya genelinde yılda 1.5 milyon kırığın etkeni olan ciddi bir toplum sağlığı sorunu olduğunu belirtti.

Osteoporozun önceleri daha çok kadınları etkilediğinin düşünüldüğünü söyleyen Kutsal, ancak yapılan araştırmaların bu hastalığın erkekleri de yakından etkileyen bir sağlık sorunu olduğunu ortaya çıkardığını aktardı.

Kutsal, Türkiye Osteoporoz Derneği tarafından 18-89 yaşları arasındaki 10 bin 489 kişi üzerinde yapılan kemik tarama ve sağlığı araştırmasına göre, 45-65 yaşları arasındaki erkeklerde sigaraya ve hareketsiz yaşam tarzına bağlı olarak bu hastalığın ortaya çıktığını belirtti.

Hareketsiz Yaşam Hastalığı Tetikliyor

Erkeklerde osteoporozun genelde kullanılan ilaçlara ya da bazı hastalıklara bağlı olarak ortaya çıktığını ifade eden Kutsal, "Ancak, araştırmamıza göre özellikle emeklilik sonrasına denk gelen bu dönemde erkekler kahvehanelere kapanıp hareketsiz bir yaşam sürmeye başlıyor. Bunun üzerine bir de sigara kullanımı eklenince osteporoza yakalanmaları kaçınılmaz oluyor. Bu yaş grubundaki her 6-7 erkekten birinde osteoporoz görülüyor!" dedi.

Hastalıktan Korunmak Çok Önemli

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fatma Atalay da, Türkiye’de yaşam süresinin artmasına paralel olarak bu hastalığın görülme sıklığının da arttığına işaret etti.

Hastaların yaşam kalitelerinin bozulması ve oluşan kırıklar nedeniyle önemli bir halk sağlığı sorunu olan osteoporozun tedavisinin de ekonomiye büyük bir yük getirdiğini ifade eden Atalay, şunları söyledi: "Bu nedenle hastalıktan korunmak çok önemli. İlk adım toplumun kemik kütlesini doruk noktaya çıkartmak olmalıdır. Bunun için doğum ve bebeklikten başlayarak doğru beslenme alışkanlıkları geliştirilmelidir. Anne sütüyle beslenme, küçük yaşlardan itibaren D vitamini ve yeterli kalsiyum alınması, güneş ışınlarından yeterince yararlanma son derece önemli. Bunların hepsi bir arada olursa doruk kemik kütlesine ulaşılabilir. Hükümet politikaları bu noktada devreye sokulmalı. Gerekli önlemler alınırsa ilerde ülkemizde hastalığın görülme sıklığı azalabilir."

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksal Tıp ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülay Dinçer de, osteoporoz konusunda halkın bilinçlendirmesinin önemine işaret ederek, "Sessiz seyrettiği ve diğer travmatik kırıklar gibi olmadığı için, bu hastalar omurga kırıklarının farkına varmaz. Daha çok omuz ve sırt ağrısı olarak algılanır ve yanlış tedavi uygulanabilir. Bu nedenle hem hekimlerin hem de hastaların tanı açısından daha fazla bilinçlendirilmesi gerekir" diye konuştu.

Hayat boyu kalsiyum yönünden zengin besinlerle, süt ve süt ürünlerinin tüketilmesi gerektiğini ifade eden Dinçer, "Bu kadar güneşli bir ülkede yeterince D vitamininden yararlanamıyoruz" dedi.

Kalça Kırıkları Ölüme Yol Açabilir

Yapılan araştırmaya göre, ileri yaşlardaki kalça kırıkları, yüzde 20 oranında kırığı takip eden ilk bir yıl içinde ölüme neden olurken, sağ kalan hastaların yüzde 80’i günlük yaşam aktivitelerinde bağımlı hale geliyor.

Türkiye Osteoporoz Derneğinin kemik tarama ve sağlığı araştırmasına göre, kemik yoğunluğu Türk erkeklerinde 18-29, kadınlarda ise 30-39 yaşları arasında en yüksek değere ulaşıyor.

Kemik yoğunluğundaki kayıp erkeklerde 40-50’li yaşlarda, kadınlarda ise 49 yaşından sonra başlıyor.

Kemik yoğunluğunu etkileyen en önemli faktörler ilerleyen yaş ve düşük vücut kitle indeksi olarak belirlendi.

50 Yaş Üstü 5 Erkekten 1'inde Görülüyor

Cenevre Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Profesörü ve Uluslararası Osteoporoz Vakfı Temsilcisi Rene Rizzoli ise, hastalıkla mücadelenin 3 ayağının, hasta ve hekimlerin bilinçlendirilmesi ve yetkili mercilerin hastalığın halk sağlığı üzerinde tehdit olduğunun farkına varması olduğunu söyledi.

50 yaş üzerindeki 2 kadından ve 5 erkekten 1'inde bu hastalığın görüldüğüne dikkati çeken Rizzoli, dünyadaki son tedavi yöntemleriyle ilgili de bilgi verdi. Kemik yıkımını önleyen ilaçların en çok kullanılanlar olduğunu belirten Rizzoli, bunların yanında yeni kemik oluşumu ve formasyonu için de ilaçlar bulunduğunu bildirdi.

Prof. Dr. Georges Boivin de, yapı, şekil ve mineralleşme derecesi gibi kemik kalitesini belirleyen unsurların doğuştan geldiğini, mikro hasar ve kırıkların sayısının artmasının, kemikte kırılmalara yol açabildiğini belirtti.

Almanya’daki Der Fürstenhof Kliniğinin Başkanı ve Uluslararası Osteoporoz Vakfı Temsilcisi Prof. Dr. Helmut Minne ise, osteoporozun görülmesinde yaşam süresinin uzamasının önemli olduğunu ifade ederek, "24 saat sağlıklı yaşasanız bile yaşlandıkça hastalıklara meyil artar. Bu nedenle osteoporuzu önlemek derken, geciktirmek söz konusu olabilir. Bunun için de kırıkların azaltılması yönünde bilgilendirme çok önemli" diye konuştu.
0

Takıntılarınızın Kölesi Olmayın!

"Ellerimi yıkamadan duramam, kıyafetlerimi temiz olduğuna inana kadar yıkıyorum, bulaşık makinesi benden iyi temizleyemez, kapı kollarına dokunamam, başkasının evinde tuvalete giremem" diyenlerden misiniz? Dikkat, aşırı temizlik düşkünlüğü hastalık belirtisi… 

Halk arasında temizlik hastalığı olarak bilinen Obsesif Kompulsif kişilik bozukluğu hem kişiyi hem de çevresindekileri hasta ediyor. Reem Nöropsikiyatri Merkezi’nden Dr. Mehmet Yavuz, her 100 kişiden ikisinde görülen temizlik hastalığı hakkında bilgiler verdi.

- Temizlik hastalığı nedir?
Temizlik hastalığı olarak adlandırılan bu hastalık aslında Obsesif Kompulsif bozukluklardan bir tanesidir. Takıntılı şekilde temizlik tutkunluğu, her şeyin kirli olduğu hissine inanma ve her şeyi sürekli yıkama silme gibi eylemlerin sürekli tekrarlanması temizlik hastalığı olarak adlandırılır. Bunun altında yatan sebep anksiyete bozukluğu, şüphecilik ve emin olamama hissi, saplantılı düşüncelerdir. Diğer tüm takıntılarda olduğu gibi aynı süreci izler. Kişi bu bozuklukların mantık dışı olduğunu bildiği halde kendi davranışlarını engelleyemez. İstem dışı davranışlarını sürekli tekrarlayarak engellemeye çalışır. Saplantılı düşünceden kurtulmaya ve unutmaya çaba gösterir. Fakat başarılı olamaz. Örneğin elini yıkadığı halde emin olamadığı için tekrar yıkayabilir. Bu hastalık tedavi edilebilir bir hastalıktır. Fakat tedavi edilmediğinde ciddi sağlık problemleri ortaya çıkabilir.

Aileden Miras Kalabilir!

- Temizlik hastalığının belirtileri nelerdir?
Kişi sürekli ellerini yıkar, evi temizler, eve gelen bir misafirin ardından kullandığı her şeyi temizleyebilir. Zamanın çoğunu temizlik yaparak harcar. Kirli olduğunu düşündüğü her nesneyi yıkar ve temizlemeden kullanamaz.

- Temizlik hastalığına etki eden faktörler nelerdir?
Aslında takıntılara sebep olabilecek pek çok neden öne sürülmekteyse de kesin olarak nedeni bilinmemektedir. Biyolojik, psikolojik, çevresel faktörler neden olabilir. Ailesi çok düzenli ve titiz ya da aşırı kuralcı olan bir çocukta bu tür saplantılı düşünceler ve buna bağlı olarak saplantılı davranış biçimleri gelişebilir. Örneğin annesi çok titiz olan bir çocuk ileride temizlik hastalığına yakalanabilir. Aynı zamanda yakın bir dönemde yaşadığı acı bir olay da takıntılara sebep verebilir. Örneğin vefat, iflas, boşanma gibi yaşanan zor süreçlerden sonra Obsesif Kompulsif düşünceler ve eylemler görülebilir.

Kendilerine Zarar Veriyorlar

- Takıntılı kişilik durumları yaşamı nasıl etkiler?
Öncelikle kişinin sosyal ve iş yaşantısı bozulur. Aşırı temizlik tutkusundan ötürü çevresindeki arkadaşları evine gelmek istemeyebilir. Kendisini bu durum karşısında mutsuz hisseder. Aynı zamanda bu tarz hastalıklarda kişi en çok kendisine zarar verir. Zamanın çoğunu temizliğe ayırdığı için zaman kaybı yaşar diğer yapması gereken hiçbir şeye konsantre olamaz. Gerek ev ve sosyal çevresiyle gerekse iş ortamı ile ilişkileri bozulur. İş performansı önemli derecede olumsuz etkilenir. Evli ise eşi ve çocuğu ile iletişim bozukluğu yaşar. Kendisini temizlik yaparak sürekli hırpalar, günün sonunda yorgun ve bitkin düşer. Bir dönem sonra kişi bedensel olarak da belirli rahatsızlıklara zemin hazırlamış olur. Örneğin bel, kas eklem ağrıları bu dönemde ortaya çıkabilir. Aynı şekilde zamanında tedavi olunmazsa bireyde depresyon gibi psikolojik birçok rahatsızlık da ortaya çıkabilir.

Simetri ve Kontrol Takıntısı...

- Diğer obsesisif kompulsif bozukluklar nelerdir?
Sürekli kontrol etme “ütünün fişini çekmiş miydim, kapıyı kilitlemiş miydim, ocağı kapatmış mıydım” gibi sorular sürekli sorulur. Kişide emin olamama durumu, simetrik olarak nesnelerin düzenli durmasını istemek, ihtiyaç olur düşüncesi ile eşya ve giysileri biriktirmek, günah işlemekten korkma gibi nitelendirilen birçok takıntılı davranış bozukluğu sıralanabilir.

- Obsesif kompulsif kişilik ile takıntılı kişilik arasındaki farklar nelerdir?
Toplum arasında Obsesif olarak adlandırılan her kişi takıntılı kişilik bozukluğu yaşıyor olarak değerlendirilmez. Takıntılı kişilikte birey tutucu, titiz, garantici, sorgulayıcı tavırlar gösterebilir fakat bu durumdan şikâyetçi değildir. Bunu diğer kişilerden daha üstün bir özellik olarak adlandırabilir. Hatta bu kişiler çalıştıkları iş yerlerinde denetleyici özellikleri iyi olduğu için şef, müdür gibi konumlara getirilirler. Onlar davranışlarından şikâyet etmeyebilir fakat çevresindekiler bu özelliklerinden dolayı onlardan rahatsız olabilir.
Obsesif Kompulsif bozukluklarda ise tam tersi bir durum söz konusudur. Kişi kendisinde oluşan aşırı şüphecilik ve saplantılı davranışlarından rahatsız ve mutsuzdur.

Takıntılarından Dolayı Suçlamayın

- Nasıl tedavi edilir?
Bazı araştırmacılar bu hastalarda beynin ön kısmı olan frontal kortex ile içyapılardan bazal ganglionlar arasında iletişim kopukluğu olduğunu ileri sürmektedir.  Tedavide amaç öncelikle var olan hastalığı tedavi etmek sonra da hastalığın tekrarlamasını önlemektir. Bu amaçla üç tedavi yöntemi kullanılmaktadır. Seçici serotonin geri alım inhibitörleri kullanmak. (Antidepresan ilaçlar) Bilişsel davranışçı terapi uygulamaları TMS (Transkranial Manyetik Stimülasyon) tedavide kullanılabilir.

OKB’de tedavi oldukça zor ve uzun solukludur. Genellikle ilaçlar nispeten daha yüksek dozda ya da birkaç ilaç kombine şeklinde uygulanır. OKB, tedavisi zor olan bir süreçtir. Ancak yine de üstesinden gelinemeyecek bir hastalık değildir. Son zamanlarda ilaç tedavisi ile birlikte uygulanan, TMS tedavisinin oldukça etkili olduğu görülmektedir. TMS, sağladığı manyetik vurular ile bir nevi resetleme yaparak, frontal korteks ile bazal ganglionlar arasında ki uyumsuzluğu ortadan kaldırabilir ve böylece çok etkili ve çarpıcı sonuçlar verebilir.
Ayrıca, Obsesif Kompulsif bozukluklar kaygı hastalığı olduğu için “Davranışçı Tedavi” olarak adlandırılan eğitimsel terapi yöntemleri fayda sağlayabilir. Hastanın kirli olduğunu düşündüğü nesne ile temas etmesi sağlanır.

Obsesif Kompulsif bozukluklar inatçı hastalıklardır. Yenilemeler ve gerilemeler görülebilir. Terapi, ilaç tedavisi birlikte uygulandığında daha iyi sonuçlar verebilir. Ailenin davranış şekli bu konuda çok önemlidir. Aile takıntılarından dolayı kişiyi suçlamamalı, bunun bir hastalık olduğunun bilincine vararak, kişiyi en kısa zamanda tedavi ettirmelidir.
0

Dilekleriniz Gerçek Olacak!

Herkesin yeni umutları vardır yeni yıla dair. Kimi iyi bir iş, kimi mutlu bir yuva, kimi ise yeni başlangıçlar ister. Peki, bunları elde etmenin yolu nereden geçiyor biliyor muyuz?

Kalsedon Danışmanlık’ın Kurucusu Koç Nesrin Gökpınar, yeni başlangıçlar için ruhsal dinginliğin ve motivasyonun çok önemli olduğunu, ancak iç huzur yakalandığında yeni olan her şeye daha kolay ulaşılabileceğini ve adapte olunabileceğini söylüyor. Peki, nasıl sağlanır ruhsal dinginlik?

Koç Nesrin Gökpınar, “Başarıya ulaşmak ve devamlılığını sürdürmek için öncelikle başaracağınıza ruhen ve kalben inanmanız, başarı için gerekli olan ruhsal dinginliği ve motivasyonu sağlamış olmanız gerekir. Aksi takdirde her başarısızlık durumunda kendinize saygınızı kaybedebilir ve sonraki başarılarınızın önünü kapatmış olabilirsiniz” diyor.

Ruhsal Dinginlik Çalışmaları...

Ruhsal dinginlik çalışmalarının başarıyı etkilemedeki önemini vurgulayan Koç Nesrin Gökpınar, ruhsal dinginlik çalışmalarını şu şekilde sıralıyor:

Bilinçaltı Temizleme: Bilinçaltı olumlu ve olumsuz inançlarınızın hayatınıza yansımasıdır. Eğer bilinçaltınızda başaramayacağınıza inanıyorsanız başaramazsınız. Başarıyı yakalayabilmeniz için bilinçaltınızda bir takım karamsar düşünce ve inançlarınızı temizlemeniz gerekir. Yani dilinizin söylediğine bilinçaltınızın itaat etmesini sağlamanız gerekir. Ruhsal dinginliği sağlamanın ilk ve en önemli yolu da budur.

Kuantum: Kuantum düşünme üst nitelikli, yaratıcı bir düşünme şeklidir. Yaratıcı düşünme düzeyinde insan kendi hayatının efendisi konumuna gelir. Kuantum Düşünce daha da ilerisi ortak zeka alanında işlem yapar. Bütün evreni tekamül ettiren enerjiyle işbirliğine girildiğinde siz bir "kişi" olmanın sınırlı olanaklarını aşar, "bütün" ün gücüne ulaşırsınız. O zaman da gücünüz tabii ki bütünün gücüne eşit olacaktır.

Meditasyon: Meditasyonu kişinin dikkatini bilinçli ve doğal biçimde içine yöneltmesi olarak tanımlayabiliriz. Temel amaç, zihni sakinleştirmektir. Meditasyon, pek çok zihinsel ve fiziksel odaklanma metoduna sahip bir tekniktir. Bu metotlar endişe ve gerilimi azaltıp kendimizden memnun olmamızı ve üzüntülerimizi tolore etmemizi sağlayabilir. Meditasyonun pozitif enerjisi bizi başarıya götürecektir.

EFT: İngilizcede Emotional Freedom Techniques kelimelerinin baş harflerinin kısaltılması olan EFT (duygusal özgürleşme teknikleri ) kişinin bedeninde oluşmuş duygusal tıkanıklıkların açılmasında kullanılan bir yöntemdir. Yersiz korku ve endişelerin, olumsuz deneyimlerin yarattığı kötü düşüncelerin ortadan kaldırılması için kullanılan etkili bir yöntemdir.

Siz de yeni yıl dileklerinizi ve isteklerinizi başarıyla yerine getirmek ve başarınızın devamlılığını sağlamak için ruhsal dinginlik çalışmalarından faydalanabilir ve bu sayede bol başarılı bir yıl geçirebilirsiniz.

28 Mayıs 2013 Salı

0

Hayat Dolu Hissetmek İçin Sen de Katıl!

hayat-kosusu

Hayatın koşuşturmasında çoğu zaman ne kendimize ne de spora vakit ayırabiliyoruz. İşte sizi silkeleyip kendinize getirecek hareketli bir etkinlik!

Hayat Su Facebook sayfasında duyurulan ve 2 Haziran’da Bostancı - Caddebostan Sahilyolu’nda düzenlenecek Hayat Koşusu etkinliğine kayıt olarak hareket dolu bir gün geçirmek ve spor yapmak için ilk adımı atabilirsiniz!

Üstelik sürpriz hediyeler ve ünlü Beslenme Uzmanı Dilara Koçak’tan tavsiyeler sizleri bekliyor olacak!

Bir bumads advertorial içeriğidir.

back to top