Hani Bülent Ersoy "ölüm değil çözüm istiyorum" demişti de, nasıl böyle milletçe zıvanadan çıkmıştık? Hiçbir zaman anne olamayacak bir insanı parça pinçik etmiştik zevkle. Oysa ne kadar haklıydı şunları söylerken: "Benim doğurganlık özelliğim olsaydı, ben çocuk doğurmuş olsaydım, yani birileri kalkacak masa başında sen şunu yapacaksın, o da bunu yapacak ve ben onları bu şekilde kuvvetsiz duruma düşüreceğim diye öyle bir durum sergileyecek. Ben de doğurduğum çocuğu toprağa vereceğim. var mı böyle bir şey?"
Bülent Ersoy, ölüm değil çözüm istediğini söylemişti, halt etmişti. Çünkü ne onun ne de onunla birlikte bu ülkede yaşayan bizlerin çözüm isteme gibi bir lüksü var. Bizlere tanınan tek lüks, göğün yedi kat üstünden destekli tasdikli kurban olma lüksü.
Çünkü biz kurban etmeyi, kurban olmayı bir halt sanıyoruz. Çünkü bize öğretilen bu.. ötesi yok. Olmadığı için de durup iki dakika düşünmeyiz ki, huşu içinde kurban olmaya koşmamız kimlerin işine geliyor? Kimler biz kurban oldukça semiriyor?
İnsanları gütmenin en kalifiye yolu ona öte alemin tesellilerini sunmaktır. Eğer bir annenin/babanın elinden evladını alıyorsan, ona şehadet tesellisini vermen gerekir.. ve onların buna inanmasını sağlamalısın. Buna öyle inanmalı öyle her zerresine kazımalı ki, evladını da inandırsın.. ve günü geldiğinde onu elleriyle kurban olmaya yollasın. Hatta bu göksel kalıplamayı öyle maharetle yapmalısın ki, henüz anne olmamış kadınlar, henüz doğmamış evlatlarını, henüz çıkmamış savaşların bile kurbanlık listesine nefer olarak kaydettirsinler.
İşte ben o henüz doğmamış evlatlar için barış istiyorum. Ben bugün doğan, dün doğan, geçen yıl doğan bütün evlatlar için barış istiyorum.
Barış istiyorum çünkü; ardından "vatan sağolsun" diyebileceğim bir can yok. Hiçbir can yok, hiçbir ruh yok. "Vatan sağ olmasın oğlum sağ olsun" diyen babayım ben çünkü, oğlunun ardından "vatan sağ olsun demiyorum" diyen anayım ben. Vatan kan değil çünkü, tahakküm değil, baskı değil, zor değil çünkü.
Yıllarca şu güzellik yarışmalarına katılıp da mikrofon uzatılınca "dünya barışı istiyorum" diyen genç kızlarla alenen kafa bulduk değil mi? Biri çıkıp çok açık, çok sade, çok basit bir ifadeyle "barış istiyorum" dediğinde dudak büktük, burun kıvırdık. Çünkü bu işler öyle herkesin kafasının basacağı işler değildi. Öyle her ülke barış içinde yaşamayı gerektirecek koşullara sahip değildi. Bizim her bi yanımız düşmanla çevriliydi, içimizde de düşmanlarımız vardı, öyle kolay değildi bu işler.Sonra her Türk asker doğardı, askere davulla zurnayla törenle uğurlanırdı. Askerliğini yapmayana kız verilmezdi, çünkü zaten kızlar da verilen bi şeylerdi. Anne olsunlar diye yaratmıştı onları yaradan, oğullar doğursun diye. Sonra alacaktık biz o oğulları, din için iman için bayrak için şan için kan için toprak için.. yeri gelecek çakıl taşı için savaştıracaktık. Anneler "vatan sağ olsun" diyeceklerdi.
Sonra.. "Türkiye Türklerindir" ibaresini yayınladığı gazetenin tepesine konduranlar çıkacak, barış için şunu bunu yapın kıvamında bi şeyler söyleyecekti.
Onlar çok akıllı olacaktı, uzatılan mikrofona "barış istiyorum" diyen kız, saf.
Şimdi ben de o "barış istiyorum" diyen genç kız için BARIŞ İSTİYORUM kardeşim.
Senin şehirdeki evladın için, senin dağdaki evladın için.. dağ için taş için değil, insanlar için barış istiyorum. Eşitlik isteyene eşitliğini ver, adalet isteyene adalet ver, hakkını isteyene hakkını ver. Biz sana yıllarca evlat verdik, can verdik. Sen de artık bize huzur ver, barış ver.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder